Pazartesi, Ocak 31, 2011

parçalı edebiyat sözlüsü


edebiyat dersindeydik. bu dersi veren kadın öğretmenleri oldum olası sevmemiştim. aslında hayatta yanlışlarımı gösteren kadınları sevmiyordum. bu annemin küçükken küfür ettiğimde ağzıma biber sürmesiyle başlayan bir süreç. ataerkil bir toplumda yaşadığımız söyleniyordu. fakat kadınlar hayatımda bir hegemonya kurmaya başlamıştı. olumsuz anlamda. kadın öğretmenlerden zayıf alıyordum, yanlış yaptığımı iddia ediyolardı, eve geliyordum, babamın hatalı para yönetimlerini annem yüzüne vuruyordu, kızkardeşim erkek arkadaşı ile olan ilişkilerinden çocuğun hödük olduğunu yüzüne vurup, hatalarını anlatıyordu. hayattaki tüm kadınlar yanlış şıkkı işaretleyen erkeklerin dedektifliğini yapıyordu, artık bundan emindim.

aklımdan tüm bunlar geçerken numaramın okunduğunu duydum. "burda" diye bağırıverdim. herkes güldü. en çokta yanımda oturan kız. yanlış yapmışım bunu bekliyormuş kahpe! meğerse öğretmen sözlü yapıyormuş o sırada tahtaya çıkmam gerekiyormuş. gülüşmelerin eşiğinde kendimi ve bağırsaklarımı topladım. bağırsak öğretmenlerin sıkça kullandığı bir argoydu. güya örnek olacak bu ağzıbozuklar. manası pantolon dışına çıkan gömlektir. yani bağırsaklarımı topladımdan kastım; gömleğimi pantolonumun içerisine yerleştirmemdi. saçlarım karman çorman, bağırsaklarım içerde, kravat yamuk; tembel öğrenci potresi. aslında saçlarımı o dönemde her teline kadar jölelerdim. o gün saçlarımı yapmamıştım. şansızlığa bak! saçlarımı yapmadığım gün tahtaya çıkmıştım. bir nevi, sınıfın podyumuna. sözlü garip birşeydir. en yakın arkadaşın bile o an seni ilk kez görüyor gibi davranır veya yapacağın bir hataya kahkaha hazırlar. sınıf pür dikkat ağzından çıkacak cümleleri duymak için sessizleşir. işte o an iyi kalpli bir kız, neden yapar bunu hiç anlamam, önüne ders kitabını açar ve öğretmenin soracağı soruda sana yardım etmek için bekler.

aynı şeyler oldu. sınıf sessizleşti. kepçe erdinç'in suratında hınzır bir gülümseme suratına oturdu. zeynep açtı kitabı bekliyor. bende içimde kendime kızıyorum saçlarımı jölelemedim diye. öğretmenimiz birden ayağa kalktı yanıma geldi. "mm.. sana ne sorsak acaba?" diye etrafımda dolanmaya başladı. öğretmenler hep aynıdır. iyi polis olarak başlar sözlüye önce yardımcı olmak ister gibi durur. soruda zorlanmaya başlayınca içindeki kötü polis uyanmaya başlar. bağırır, çağırır hızını alamazsa sınıfa dönüp aynı soruyu tekrarlar bilemeyen özellikle erkek öğrencilerine sıfırı basar. hazırlıklıydım. bir çok sözlüden sıfır aldığım olmuştu. yani beni sıfırla korkutamazdı. "önce bana bir cins isim yaz tahtaya" dedi. "serap" yazdım.
tenefüs ziline 5 dakika kaldığını, uysal necip eliyle işaret etti. sınıf mayıs ayı olmasına rağmen sessiz ve soğuk bir havaya büründü. çünkü "serap" öğretmenimizin adıydı. ne zaman cins isim dese ben tepki olarak adını söylerdim. ilk söylediğimde neden bu ismi seçtiğimi sorduğunda teşbih sanatının müşebbehün-bin öğesi çerçevesinde anlattım bunu. "evlilik ancak bir serap olabilir!" dedim. hınzır bir bakışla. evde kaldığını vurguluyordum. ilk dönem karneme bir tane daha asker ekledim. asker argoda zayıf derse babamlar tarafından verilmiş bir imgeydi. aslında bu senenin ilk döneminde küçük bir manga bile kurmuştum. kalacağım garintiydi.

o an zil sesi duyuldu. gözlerime bakıyordu. "zil çaldı" dedim pişkinlikle. "seneye aynı sınıfı tekrar okuyacaksın biliyorsun değil mi?" aklı sıra tehdit ediyordu. "korkmuyorum" dedim. pancar her ne kadar bir sebze ise de böyle durumlarda yüz rengine benzetme olarak kullanılır. kızarmıştı. bastı sıfırı. sınıfta kaldım ama hep cins isim olarak tüm yazılılarda o'nu örneklemeden geri kalmadım. erkek adam anarya vitese geçmezdi. mahallemizdeki bakkal mehmet abi öğretti. biz edebiyatı parçalayarak öğrendik!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder