Salı, Aralık 15, 2009

Nihados Kahvedero! Mehmet Demirkol'dan alıntı...


Roberto Carlos, Juan Fran, Güiza, Nihat, Leo Franco, Del Bosque, Aragones, hatta Rijkaard/Neeskens...
Son dönemde Türkiye’ye gelen İspanyollar ve artık İspanyollaşmış oyuncular, teknik adamlar.
Her biri kendi çapında bir marka...
Ama çoğundan beklenenin onda biri dahi alınamadı.
Bu bir tesadüf olamaz.
Hagi, Popescu, Carew, Makukula,Toledo gibi başarılı isimler de var kuşkusuz, ama onlar da fazla uluslararası. Oyun yapıları itibarıyla tam olarak İspanyollaşmış değiller.
Öte yandan genel olarak İtalya’dan gelenlerden beklentinin üzerinde bir verim alınabiliyor. Ferrari, Giunti bir dönemi için Appiah gibi.
İşi terse çevirin Türkiye’den İspanya’ya giden oyunculardan gerçekten kafaya takanlar genel itibarıyla başarı çıtalarını yükseltiyorlar. Ama İtalya’ya gidenler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ülke tarihinin en iyisi Hakan Şükür, Emre ve Okan’ın, İtalya performansları çok parlak değil. Ama efsane olan Nihat’ı bir kenara bırakın misal Türkiye’de çok taraftarı olmayan Tayfun Korkut da, San Sebastian’da saygı uyandıran bir performans sergilemişti. Bu durumun canlı şahidiyim.
Bütün bunlar bir tesadüf olamaz. Bunlar ülkelerin ve ülkelerin şekillendirdiği futbolcuların oyun kişilikleriyle açıklanabilir.
İspanya bir pas ülkesi, yüksek süratle bir pas oyunu oynanıyor. Oyun zeminleri, seyirci ve hakem davranışları da dahil olmak üzere her şey buna göre dizayn edilmiş. Markaj burada neredeyse bir insanlık suçu... Sadece bu yüksek pas standardı içine daha yetenekli oyuncuları yerleştirebilenler ve bu yapı içinde bir ön alan savunması yapabilenler dünya çapında başarı sağlayabiliyor. Barça gibi, Benitez’in Valenciası, Ramos’un Sevillası gibi. (Milli takım ise başka bir durum. O da başka yazıda)
Öte yandan İtalya ise bir fizik futbol ülkesi. Misal İspanya’dan, İtalya’ya gidenlerin çoğunun en az 1 seneye ihtiyacı oluyor. Pas dünyasından bir fizik dünyasına geçmek, ülke değil gezegen değiştirmek gibi.

Türkiye’de pas yok
Türkiye ise pas oyununun girmesi yasak olan bir ülke... Zeminlerden hakemlere, savunma tarzına, kaotik yapısına kadar...
Bir İspanyol ya da İspanyollaşmışın, Türkiye’ye geldiğindeki durumu, gezegen değil de galaksi değiştirmek gibi. Teknik direktör ya da oyuncu, her gelenin sudan çıkmış balığa dönüşü bundan.
Bu durumu Güiza muhtemelen atlatamayacaktır. Çünkü öyle bir meselesi yok. Kendisini bu hedefe adamak için bir motivasyonu yok. Kabul edelim ki, burası onun çok umurunda değil.
Roberto Carlos’da başlangıçta durum farklıydı. Hâlâ Real’de olabileceğini düşünüyordu. Hâlâ umudu vardı. Başkan’ı suçluyordu. Hâlâ kendisini göstermek istiyordu. Ve Fenerbahçe, “Biz Avrupa’nın büyüğü olacağız. Bu yolda sana ihtiyacımız var” demişti. Carlos belki hiçbir an büyük performans göstermedi. Ancak geldiği yıl Fenerbahçe’nin tarihinin en önemli Avrupa başarısını gösterip çeyrek finale çıkışının, onun gelişinin etkisinden bağımsız olduğunu iddia da etmek kolay değil. Üstüne o yıl kaos futbolunda Fenerbahçe’nin şampiyon olamayışı da bu iddiayı güçlendiren bir veridir.
Şimdi gelelim Nihat’a. O İstanbul’da doğmuş, gençliğini Fulya’da geçirmiş olabilir. Bilmiyorum, ama bizim yemeklerimizi hâlâ daha çok seviyor olabilir, aile hayatı süzme bu toprakların yapısında olabilir. Ancak pasaportunda ne yazarsa yazsın, Nihat futbol kişiliği açısından geçen 7 yılın ardından bir İspanyoldur. Adı Nihat Kahveci, ama futbolculuğu Nihados Kahvedero’dur.
Bugün itibarıyla Güiza’dan çok da farklı görünmeyen sahadaki ‘şaşkın hali’nin bunun dışında bir açıklaması olamaz.
Ancak tabii ki onun bir farkı var. Derinlerde bir yerde o da bu futbolu biliyor. Şu anda onu bekleyen mesele onu uluslararası bir futbol starı yapan yeni öğretisini eskiden kalma Türk futbolu bilgisiyle harmanlayabilmesi. Nihat bunu yapabilecek bir zeka ve yetenekte...
Güiza bu şaşkınlıktan kurtulamayacak olabilir, ama Nihat kurtulacaktır. Çünkü en önemlisi o bu durumu kendisine mesele ediyor. Uğraşıyor.
Yani aslında Nihados’un biraz bildiklerini unutması, biraz geride kalmış bilgilerini Nihat’ın bildiklerini hatırlaması gerek.
Sabır gerek demiyorum. Sabır bu durum için biraz ayıp kaçar. Sabır eziyet gerektiren bir kavramdır.
Ama kelimelerin en güzeli ‘umut’ bu duruma cuk oturuyor.
Nihados’a umutla bakmak gerekir ki, futbolumuzun en büyük uluslararası starı da bunu hak etmiyorsa, kapatalım dükkânı. Basıp gidelim...


Yorum: Adama sormazlar mı? 6 pas içerisinden gol kaçırınca nereli olduğunun önemi kalır mı diye? Yazıyı çok beğendim ama 7 yıl içerisinde Nihat'ı biz milli takımda da izliyoruz. Maalesef bireysel olarak ön plana çıkmaya çalışıyor. Herşeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. Diyarbakır maçında kaçırdığı gol ve Manisa'da Ekrem'in pasına vurduğu şut... Aslında herşeyi özetliyor. Şu an Beşiktaş zirveden oldu belki bu iki golle. Ayrıca parantez Nobre FB'den döndükten sonra nereli oldu? O da mı İspanyol! Beşiktaş artık bu sene şunu tamamen gördü, Brezilya'da bakkala ayakkabı giydirseler böyle topçu olur(!) dedikleri Bobo'ya kul-köledir. Zira aynı şekilde Tello onlar varsa tamam yoksa ne İspanyol Nihat, ne Türk Nobre'nin anlamı var. Tüm maçlara bakalım hucüm hattında 1 kesin isim var Ekrem Dağ. Ne derse desinler canını dişine takan Ekrem bu formayı hak ediyor. Biz klas, teknik, her vurduğu gol olan adamları değil İbrahim Üzülmezleri, Ekrem Dağları seviyoruz. Takım için maçta dişlerini sıkarak koşan oyuncuları... Mehmet Demirkol'un yazısına da katılıyorum. Hata Nihat'ı çağırıp, süpermen kılığına sokmak... Holosko'nun Fener'e geçen sene attığı ve performansına bakarsak, Nihat Beşiktaş'a dönüyorsa, Holosko Arsenal'e gitmeliydi. Bunun dışında son ilginç not, geldiğinden bu yana yere vurulan Delgado'yu artık basın bile arar oldu. Delgado iyi topçudur. Hemde çok iyi...