Salı, Ocak 06, 2009

Sütten kesilmek, sinemaya girmek...


Süt, ilk olarak tıpkı Yumurta'daki gibi kadına karşı zaafiyeti olmayan post-modernist karakter şair Yusuf'un hikayesi ile başlamakta. Çok zor bir ikinci yarıda metofor şölenine dönüşen bir sinemasal film olmuş. Yusuf, annesiyle beraber süt,peynir satarak hayatını edebiyata yatıran bir çocuğun hikayesi. Belki de bu yüzden Yumurta filminde sürekli kaçış halini anlatmış bir üçlemenin ikinci filminden bahsediyoruz. Kim bu Yusuf? Nihilisit bir şair mi? Yoksa annesinin "süttünden kesilmiş" delikanlı çağlarında olan sessiz bir çocuk mu? Bu sorular eşliğinde film daha anlamlı oluyor sanki...

Döndüğü Tire aslında neden dönmek istemediği Tire sorusuna yanıtları aratan bir film. Annesi, Yusuf'un içe dönük, kapalı ve şair ruhundan sıkkın olduğunu filmde yer yer belirtiyor. Fakat öyle bir sahne var ki "o an" Yusuf karakterini gözler önüne seriyor. Bir nar yemesi var ki... Belki herşeye aç, açlığını küçük bir nar ile doyurabileceğini zannetmesi filmde en çok etkilendiğim sahne oldu. Yusuf şiirlerini yayınlatmak uğruna alkolik edebiyat hocasından, bir posta memurundan medet uman modern hayatın zavallı insanı konumuna düşüyor. Kıskandığı bir maden işçisi ve onun şiirleri... Yusuf başarmanın açlığı yani modernizmi sinema da sonuna kadar temsil eden bir karakter. Annesinin Yusuf'a yaklaşımı karşılaştığı bir adama karşı ilgi duymasından sonra başlıyor. Yazdığı şiirlerle ilgilenmesi, askerlik kağıdının eve gelişiyle hzünlenmesi ve İzmir'den geldikten sonra hazırladığı enfes sofra. Buna karşın Yusuf'un şüpheleri ve annesine karşı gün geçtikçe uzaklaşma dönemi gözlerimizin önüne geliyor. İzmir'de bir şiirsever bir insanla karşılaşıp en hızlı yakınlaşmasını geçirdiği genç kızdan istediği şiirleri görmeden gitmesi kıskançlık hissini uyandırdı bende. Korktuğu şey belki de işçi şair arkadaşı kadar güzellikte denemeleri yazan bir kızla karşılaşmak istememiş olabilir. Saadet Işıl Aksoy'un bu karakterde ortaya çıkması beni açıkçası fazlasıyla şaşırttı. Ve Yusuf2un Ayla'ya olan duygsunun aşk olduğunu kanıtladı sanki. Ne kadar kaçarsan kaç kader seni bulacak belki sahnenin özetiydi. Ayla zaten bir miras olarak annesinden kaldığı için İzmir'de yüzleşemediği ölümle tekrar Tire'de yüzleşmesi gibi de algılanabilir. Geleneksellikle modernizm yılan sahnesinde öyle bir çatışıyor ki, yönetmen artık geleneğin geri de modernizm'in bir gölgesi olduğunu anlatıyor bize. Modernizm yendi, hemde o genesellik bütün kötülükleri evden kovmak istese bile modernizm kötülükle yaşamayı öğrendi.

İşte Yusuf'un hikayesi böyle karanlığa gömüldü ve O'nun nefreti basketbol oynayan çocuğu bile karanlığa gömmeye yeterdi. Şüpheler içindeki Yusuf tıpkı bir avcının vurduğu kuşun yavrusu kadar ürkek ve tek, tıpkı bir balığın sudan çıktığı anda ki kadar çaresiz. Dönüşüm başlamalıydı erkek bir kusurunu örtmek için geldi kadının yanına ama kadın başka bir erkeğin düşüyle avutmuştu bile kendisini. Kadın beklemeyi sevmez, tıpkı pastörize süt fabrikaları gibi hızlı ve temiz olanları sever, erkek her ne kadar gerçek sütün kapitalizm faktörünü yeneceğini düşünse bile...

İşte Yusuf dağda bir adamın ibadetini izlerken onunla orda olmaktan mutlu iken, kasaba da tek umudu edebiyat hocasına bira ısmarlıyarak bir şeyler okutma isteği. Kıskanmak ve yanlızlık üzerine duygusal bir deneme. Yusuf maden ocağına girdi daha güzel şiirler yazabilmek, nardan daha güzel bir tat alabilmek için.

Ve bize güzel görüntüler eşliğinde sessiz, durgun ve bir o kadar etkileyici bir film kalıyor. Kesinlike "ne seyretsem?" sorusuna değil, " ne izlemek istiyorum?" sorusuna yant olan bir film. Durgunluk çılgınlıktır,
çıldırmaya ve düşünmeye hazır olun!

Şimdi daha küçük bir hale bürünecek ve metaforları daha ağır ve daha fazla olacak olan "Bal" filminde izleyeceğiz onu.